“Bende bir gariplik mi var?” diye başlayan bir iç ses
Bazen durup dururken gelen bir sıkışma hissi… Kalabalıkta artan huzursuzluk, gelecek düşünülünce boğazda düğümlenen bir şey. İnsan çoğu zaman bunu kişisel bir zayıflık gibi algılıyor. “Herkes idare ediyor da ben neden edemiyorum?” diye soruyor. Oysa kaygı, tek başına bireyin içinde doğan bir duygu değil; toplumsal yapılarla, beklentilerle, güç ilişkileriyle örülü bir dünyanın bedende ve zihinde bıraktığı izlerden biri. Bu yüzden “Kaygı neyin belirtisidir?” sorusu, sadece psikolojiye değil, sosyolojiye de açılan bir kapı.
Bu yazı, kaygıyı bir hastalık etiketiyle sınırlamadan; gündelik hayatın, normların, eşitsizliklerin ve görünmez baskıların bir göstergesi olarak ele alıyor. Amacı “çözüm reçetesi” sunmak değil; birlikte düşünmek, bağlantıları görmek ve belki de yükün neden bu kadar ağır olduğunu anlamak.
Kaygı neyin belirtisidir? Temel kavramlar
Kaygı nedir, korkudan farkı ne?
Kaygı, belirli bir tehlikeye doğrudan verilen bir tepki olan korkudan farklıdır. Korkunun nesnesi bellidir; kaygı ise çoğu zaman belirsizlikle beslenir. Sosyolojik açıdan bakıldığında kaygı, bireyin içinde bulunduğu toplumsal koşullarla ilgili bir “uyumsuzluk sinyali” olarak görülebilir.
- Korku: “Bir şey oluyor.”
- Kaygı: “Bir şey olabilir.”
Bu “olabilir” hâli, modern toplumların belirsizlik üretme kapasitesiyle yakından ilişkilidir. Ulrich Beck’in “risk toplumu” kavramı, bireylerin sürekli geleceğe dair hesap yapmak zorunda bırakıldığını vurgular (Beck, 1992).
Kaygı neyin belirtisidir? Sosyolojik bir çerçeve
Sosyolojik perspektifte kaygı:
- Toplumsal normlara uyum baskısının,
- Eşitsizlik deneyiminin,
- Güç ilişkilerindeki kırılgan konumun,
- Geleceğin öngörülemezliğinin
bedensel ve duygusal düzeydeki yansımasıdır. Yani kaygı, çoğu zaman “bireysel bir sorun”dan çok, toplumsal bir belirtidir.
Burada durup düşünmek gerekmez mi: Aynı kaygıyı bu kadar çok insan yaşıyorsa, sorun gerçekten tek tek bireylerde mi?
Toplumsal normlar: “Normal” olma baskısı
Başarılı, üretken, güçlü olma zorunluluğu
Modern toplumlarda “normal” insan profili oldukça nettir: üretken, kendine yeten, sürekli gelişen, duygularını kontrol edebilen. Bu normlara uymak, görünmez ama güçlü bir baskı yaratır. Sosyolog Émile Durkheim’in anomi kavramı, normların birey üzerindeki düzenleyici gücü zayıfladığında ortaya çıkan huzursuzluğu tanımlar (Durkheim, 1897).
Bugün ise paradoksal bir durum var: Normlar zayıflamış gibi görünürken beklentiler artmıştır. Herkes “özgürdür” ama aynı zamanda “başarılı olmak zorundadır”.
Bu çelişki kaygıyı beslemez mi?
Sosyal medyanın norm üretimi
Güncel saha araştırmaları, sosyal medya kullanımının kaygı düzeyleriyle ilişkili olduğunu gösteriyor. 2023’te Journal of Social and Clinical Psychology’de yayımlanan bir çalışmada, sürekli karşılaştırma pratiğinin genç yetişkinlerde yetersizlik ve kaygı duygularını artırdığı belirtiliyor (Vogel et al., 2023).
Burada kaygı neyin belirtisidir sorusu yeniden beliriyor: Bireyin “yetersizliği” mi, yoksa bitmeyen karşılaştırmalar üzerine kurulu bir kültür mü?
Cinsiyet rolleri ve kaygının dağılımı
Kadınlık, erkeklik ve duyguların sınırları
Kaygı toplumsal olarak eşit dağılmaz. Dünya Sağlık Örgütü verileri, anksiyete bozukluklarının kadınlarda daha sık tanı aldığını gösteriyor. Ancak sosyolojik yorum şunu sorar: Bu gerçekten biyolojik bir fark mı, yoksa cinsiyet rollerinin sonucu mu? Kaynak:
Kadınlardan beklenen duygusal emek, bakım verme sorumluluğu ve “her şeyi idare etme” rolü, kaygıyı görünür kılar. Erkeklerde ise kaygı çoğu zaman bastırılır; çünkü “güçsüzlük” ile özdeşleştirilir.
Bu durumda tanı istatistikleri bile bize toplumsal bir hikâye anlatmıyor mu?
Toplumsal adalet ve duygusal yük
Toplumsal adalet perspektifinden bakıldığında, kaygı bir eşitsizlik göstergesi hâline gelir. Düşük gelirli gruplar, güvencesiz çalışanlar, göçmenler ve azınlıklar; belirsizlikle daha yoğun yaşar. 2022’de yapılan çok ülkeli bir saha araştırması, ekonomik güvencesizlik ile kronik kaygı arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur (OECD, 2022). Kaynak:
Şu soru kaçınılmaz değil mi: Kaygıyı azaltmak için bireyden mi, sistemden mi başlamak gerekir?
Kültürel pratikler: Kaygının öğrenilmesi
Aile, okul ve disiplin
Kaygı sadece yaşanan bir duygu değil; öğrenilen bir tepkidir. Okulda “yanlış yapma” korkusu, ailede “ayıp olur” uyarıları, sürekli tetikte olmayı öğretir. Michel Foucault’nun disiplin toplumları analizinde, bedenlerin ve zihinlerin denetim altına alınma biçimleri detaylı biçimde ele alınır (Foucault, 1975).
Bu denetim, dışarıdan baskıdan çok içselleştirilmiş bir gözetim hâline gelir. İnsan, kimse bakmıyorken bile kendini kontrol eder.
Bu iç ses sana da tanıdık geliyor mu?
Kültürlerarası farklar
Bazı kültürlerde kaygı, bedensel belirtilerle ifade edilirken (baş ağrısı, mide bulantısı), bazı kültürlerde sözel olarak dile getirilir. Antropolojik çalışmalar, kaygının evrensel ama ifade biçimlerinin kültüre özgü olduğunu gösterir (Kleinman, 1988).
Bu da şu anlama gelir: Kaygı neyin belirtisidir sorusunun cevabı, yaşanılan kültüre göre değişir.
Güç ilişkileri ve belirsizlik politikası
Gelecek kimin için belirsiz?
Belirsizlik, herkesi eşit kaygılandırmaz. Güç sahibi olanlar belirsizliği yönetebilirken, güçsüz olanlar belirsizliğin altında ezilir. Prekarya tartışmaları, güvencesizliğin bir istisna değil, kalıcı bir toplumsal durum hâline geldiğini savunur (Standing, 2011).
Kaygı burada bir “uyum mekanizması”na dönüşür: Sürekli tetikte kalmak, hayatta kalmanın yolu olur.
Bu noktada durup sormak gerekmez mi: Kaygı bizi koruyan bir alarm mı, yoksa sürekli çalan bir siren mi?
Farklı perspektifler: Patoloji mi, direnç mi?
Kaygıyı sadece hastalık olarak görmek
Kaygıyı yalnızca bireysel bir bozukluk olarak ele almak, onu üreten toplumsal koşulları görünmez kılar. Bu yaklaşım, sorumluluğu bireyin omuzlarına yükler: “Başa çık, yönet, terapi al.”
Kaygıyı bir işaret olarak okumak
Alternatif bir perspektif ise kaygıyı bir “toplumsal erken uyarı sistemi” olarak görür. Bir şeylerin yolunda gitmediğini haber verir. Bu açıdan bakıldığında kaygı, bastırılması gereken değil, dinlenmesi gereken bir duygudur.
Burada sen hangisine daha yakın hissediyorsun?
Son düşünceler: Kaygı neyin belirtisidir, senin hikâyende?
Kaygı; sadece zihnin içinde dolaşan karanlık bir bulut değil. O, toplumsal normların, cinsiyet rollerinin, eşitsizliklerin ve güç ilişkilerinin bireyin bedeninde bıraktığı bir iz. Bu yüzden “neden kaygılıyım?” sorusu, “nasıl bir toplumda yaşıyorum?” sorusundan ayrı düşünülemez.
Belki de en zor ama en dürüst soru şudur:
Kaygı, sende neyin işaretini veriyor?
Hangi beklentiler, hangi adaletsizlikler, hangi sessiz baskılar bu duyguyu besliyor?
Bu yazıyı okurken aklına gelen deneyimleri, gözlemleri ve hisleri düşünmeye değer. Çünkü kaygı, paylaşıldıkça bireysel olmaktan çıkar; toplumsal bir hikâyeye dönüşür.